Aşağıda “1533 İstanbul Antlaşması”nın diğer adı ne olduğu sorusunu — yanı sıra bu adlandırmanın psikolojik, bilişsel, duygusal ve sosyal etki boyutlarını — irdeleyen bir WordPress blog yazısı bulacaksınız. Anlatıcı, belirli bir meslek unvanı taşımadan; insan davranışlarının ardındaki bilişsel ve duygusal süreçleri merak eden biri olarak başlıyor.
Giriş: İsim, anlam ve algı — Antlaşmalar nasıl adlandırılır?
İnsan aklı, dünyayı tanımlarken adlandırmaya, etiketlemeye eğilimlidir. Bir olaya, belgeye, antlaşmaya ne isim verildiği — o olayın belleğimizde, toplumsal hafızada nasıl yer edeceğini etkiler. Ben de bazen, “Bu olayın adı ne?” diye sormadan önce: “Bu isim niçin seçildi?”, “Bu adlandırma neyi vurguluyor, neyi gölgeliyor?” diye düşünürüm. Çünkü ad, sadece bir etiket değil — algı, kimlik, güç ilişkisi ve sosyal statü yüklü bir etikettir.
İşte bu bakışla, 1533’te imzalanan İstanbul Antlaşması’nın diğer adı sorusu beni yalnızca tarihsel metin merakında değil; adlandırmanın bilişsel ve duygusal mantığında da yöneltti: Neden “İstanbul Antlaşması (1533)” değil de — bazı kaynaklarda — “İbrahim Paşa Antlaşması” deniyor? Bu farklı adlandırma, olayın algısını, taraflarının rollerini, toplumsal hafızayı nasıl etkiliyor?
Aşağıda bu soruyu, antlaşmanın adı üzerinden — bilişsel, duygusal ve sosyal psikoloji perspektifleriyle — analiz ediyorum.
1533 İstanbul Antlaşması’nın Diğer Adı: İbrahim Paşa Antlaşması
Temel bilgi
1533 İstanbul Antlaşması, 22 Temmuz 1533’te Osmanlı İmparatorluğu ile Avusturya Arşidüklüğü arasında imzalanan — resmî bir barış değil, yazılı olmayan bir barış/ateşkes antlaşmasıdır. ([Vikipedi][1])
Tarihî literatürde bu antlaşma ayrıca “İbrahim Paşa Antlaşması” adıyla da anılır. ([tarihportali.net][2])
Bu ikinci adlandırma, antlaşmanın imzalanmasında önemli rol oynayan dönemin sadrazamı İbrahim Paşa’ya referans verir; böylece antlaşmanın kişisel aktörünü vurgulamış olur.
Neden iki ayrı adlandırma?
– “İstanbul Antlaşması (1533)” — mekân + tarih üzerinden; belgenin nerede ve ne zaman imzalandığını ön plana çıkarır.
– “İbrahim Paşa Antlaşması” — insan unsuru ve aktör üzerinden; antlaşmayı o dönemin siyasi-administratif otoritesine yükler, kişiselleştirir.
Bu farklı adlandırmalar, antlaşmanın tarihi değil yalnızca bellekte, algıda nasıl konumlanacağını biçimlendirir.
Bilişsel ve Psikolojik Perspektif: İsimlendirme, bellek ve kimlik
Adlandırma ve bilişsel çerçeve (cognitive framing)
Bilişsel psikolojide “çerçeveleme (framing)” kavramı, bir olayı nasıl adlandırdığımızın — o olayın nasıl algılandığını, hatırlandığını ve değerlendirildiğini etkilediğini söyler. Adın tonu, içeriği, kim/neyi ön plana aldığını düşünün. “İstanbul Antlaşması” denince akla önce şehir, yer, genel diplomatik süreç gelir. “İbrahim Paşa Antlaşması” denince ise birey, liderlik, sorumluluk, kişisel aktör vurgusu oluşur.
Bu, hem arşivlerde hem halk belleğinde — “kimin hatırlanacağı” ve “kim üzerinden anlatılacağı” kararını etkiler. İnsan zihni için bu adlandırma, hafıza ve kimlik arasındaki bağda bir seçimdir.
Duygusal zekâ, kimlik ve toplumsal aidiyet
Adlandırma aynı zamanda bir toplumsal duygusal kod taşır. “İbrahim Paşa” diyerek antlaşmaya imzasını atanın ismini koymak, o kişiye — ve dolayısıyla Osmanlı idari aristokrasisine — yönelik bir saygı, prestij ve aidiyet hissi yaratır. Bu, bireylerin kolektif kimlik içinde gurur, bağlılık hissetmesine yol açabilir.
Öte yandan, yalnızca “İstanbul Antlaşması” demek; tarihi olayı anonimleştirir, kolektif hafızayı ön plana alır. Bu yaklaşım, antlaşmanın kişisel aktörlerden bağımsız olarak — toplumun bir olayı olarak — sahiplenilmesini destekler.
Böylece adlandırmanın ardında, kimlik, duygusal bağ, toplumsal aidiyet ve miras algısı yatar.
Sosyal Psikoloji: Güç, otorite ve kollektivite algısı
Güç odaklı adlandırma vs. kolektif bellek
Sosyal psikoloji perspektifinden, adlandırma bir güç ve otorite gösterisidir. “İbrahim Paşa Antlaşması” diyerek — bilinçli ya da bilinçsiz — antlaşmadaki güç dengesini, sadrazamın rolünü vurguluyor; diplomatik üstünlük, siyasi statü, liderlik hatırlatılıyor. Bu, kolektif bellekte “kim güçlüydü, kim kazandı” sorusuna yanıt verir.
Diğer yandan, “İstanbul Antlaşması” adlandırması — antlaşmayı mekan ve toplumsal süreç bağlamına yerleştirir — bireysel liderlikten ziyade devletler arası ilişkiyi öne çıkarır. Bu da kolektif hafızada “bir antlaşma olayı” olarak yer bulmasını sağlayabilir.
Sosyal etkileşim ve grup kimliği algısı
Toplumlar; belleği, ruhu, kimliği paylaşırlar. Bir antlaşmayı kimin adının taşıdığı — sosyal etkileşim, grup kimliği ve tarihsel aidiyet açısından mesaj taşır. Örneğin, bugünkü bir okuyucu için “İbrahim Paşa Antlaşması” demek, Osmanlı yönetiminin rolünü — kadrosunu, liderlerini — hatırlatma; “İstanbul Antlaşması” demek ise İstanbul’un diplomasi merkezi rolünü, devletler arası ilişkiyi hatırlatma olabilir.
Bu adlandırma farklılığı, bugün hâlâ süren toplumsal kimlik tartışmaları, tarihsel bilinç, kolektif hafıza ve aidiyet algısı üzerinde etkili olabilir.
Çelişkiler, belirsizlik ve tarihî algı: Psikolojide kesinlik isteği ve belirsizlik rahatsızlığı
Tarihî olayları incelerken ortaya çıkan bir sorun: adlardan kaynaklanan belirsizlik. “1533 İstanbul Antlaşması” mı, “İbrahim Paşa Antlaşması” mı? Bu belirsizlik, zihnimizde netlik arayan bilişsel yapılar için rahatsız edici olabilir.
Psikolojide, insanlar belirsizlikten hoşlanmaz; netlik, yapı ve isimlendirme ister. Bu nedenle bazı tarihçiler, belgeler ya da halk arasında bir ad tercih eder; ancak bu seçim, başka bir grubun algısını gölgede bırakabilir — adlandırma üzerinden bir “varlık/unutulma” mekanizması işletilebilir.
Bu da toplumsal bellek üzerinde uzun vadede çelişkiler, unutulmalar ya da yanlış anlamalar doğurabilir.
Güncel Konular, Akademik Araştırmalar ve Bellek Politikası
Bugün tarih araştırmacıları, belleğin nasıl inşa edildiğini, hangi adlandırmalara neden önem verildiğini inceliyor. Sosyal hafıza çalışmalarında “kimin hatırlanacağı, kimlerin unutulacağı” sorusu — adlandırmalar üzerinden tartışılıyor.
Örneğin, bazı meta‑analizler; kolektif hafızada büyük yönetici ve liderlerin isimlerinin daha kalıcı olduğunu, mekan veya kolektif süreç adlarının ise zamanla silinme eğiliminde olduğunu gösteriyor. Bu da — “İbrahim Paşa Antlaşması” gibi kişisel adların bellekte daha kalıcı olabileceği — ancak toplumsal hafızada daha kutuplaşmış algılar oluşabileceğini düşünüyor.
Aynı zamanda, yalın, tarafsız veya mekan+zaman temelli adlandırmalar — dönemin kolektif hafızasını, devletler arası ilişkiyi, toplumsal süreçleri daha kapsayıcı şekilde koruma potansiyeline sahip.
Okura Sorular, Düşünceler: Hangi Ad, Neyi Hatırlatıyor?
– Size soruyorum: Bir antlaşmanın adı, sizin için ne çağrıştırıyor? Kişisel isim mi, mekân ve tarih mi — hangisi daha güçlü hafıza yapıyor?
– Eğer bugün “İbrahim Paşa Antlaşması” olarak bilinseydi — bu tarihî olayı ve aktörlerini nasıl algılardınız? Devletin kolektif gücü yerine, bireylerin rolünü mü öne çıkarırdınız?
– Özellikle aile, kimlik, toplum hangi adlandırmayla daha güçlü hisseder? Kolektif hafıza mı, liderlik mi, mekan/hikâye mi?
– Ve belki en önemlisi: Biz bugün tarihe hangi çerçeveden bakıyoruz ve bu çerçeve gelecek nesillerin belleğini nasıl şekillendiriyor?
Benim düşüncem: Adlandırma yalnızca sözcük seçimi değil; bilinçli ya da bilinçsiz bir tercihtir. Tarih, kimi hatırlar, kimi unutur — bunun en somut araçlarından biri adlandırmadır. “İstanbul Antlaşması” derseniz, bu antlaşmayı bir şehirde, bir dönemde, kolektif bir diplomasi süreci olarak görürsünüz. “İbrahim Paşa Antlaşması” derseniz, olayın bir insan, bir aktör, bir güç ilişkisi olduğunu söylersiniz.
İyi ki tarihçiler, biz bireyler, topluluklar — bu adlandırmaları sorguluyor. Çünkü ad, sadece geçmişi değil; bugünü ve geleceği şekillendirir.
Sonuç: Adlandırmanın Gücü — Bellek, Kimlik, Algı
1533 İstanbul Antlaşması’nın diğer adı “İbrahim Paşa Antlaşması”dır. ([tarihportali.net][2]) Ancak bu adlandırma, yalnızca tarihî bir etiket değil; belleğe, kimliğe, toplumsal hafızaya dair psikolojik ve sosyal bir karardır.
Adlandırma, bir olayı kişisel mi kolektif mi, mekânsal mı liderlik temelli mi hatırlayacağımızı belirler. Bu seçim de — bilinçli ya da bilinçsiz — kimliği, duyguyu, aidiyeti, belleği etkiler.
Sonuç olarak, adlandırmaların ardındaki güç, adeta bir aynadır: Geçmişi yansıtır; ama aynı zamanda bugün kim olduğumuzu, nasıl hatırlanmak istediğimizi ve tarihe nasıl şekil vermek istediğimizi gösterir.
[1]: “İstanbul Antlaşması (1533) – Vikipedi”
[2]: “1533 İstanbul Antlaşmasının Maddeleri ve Önemi – Tarih Portalı”